
Pazarlama dünyasında yeni bir işe girişen veya ürününü piyasaya süren girişimcilerin en sık düştüğü tuzaklardan biri pazar payını maksimize etme arzusuyla hareket etmektir. "Müşteriniz kim?" sorusuna verilen "Herkes", "Nefes alan herkes" ya da "Cüzdanı olan herkes" gibi yanıtlar aslında bir başarı formülü değil ticari bir felaketin habercisidir. İlk bakışta mantıklı gibi görünür; ne kadar çok insana hitap ederseniz, o kadar çok satış yaparsınız. Ancak pratikte ve tüketici psikolojisinde bu denklem tam tersine işler. Çünkü günümüzün gürültülü pazarında, herkese hitap eden marka stratejisi izlemek aslında hiç kimseyle gerçek bir bağ kuramamak ve kalabalıkların arasında silinip gitmek demektir.
Bir markanın "her şey" olmaya çalışması tüketicinin gözünde "hiçbir şey" olmasıyla sonuçlanır. İnsanlar genel geçer çözümler yerine, kendi özel sorunlarına yaşam tarzlarına ve kimliklerine hitap eden, onları "anlayan" markaları tercih ederler.
Bir restoran düşünün; menüsünde aynı anda suşi, lahmacun, pizza, hamburger ve körili tavuk bulunuyor. Bu restoranın önünden geçerken ne düşünürsünüz? Muhtemelen "Burada her şey var ama hiçbiri lezzetli değildir" dersiniz. Çünkü uzmanlık güvenin temel taşıdır. Tüketici zihninde "her şeyi yapan, hiçbir şeyi tam yapamaz" algısı hakimdir. Aynı durum markalar için de geçerlidir. Bir kozmetik markası hem ergenlik sivilceleriyle boğuşan gençlere hem kırışıklık karşıtı ürün arayan 60 yaş üstü kadınlara hem de sakal bakımı isteyen erkeklere aynı dili kullanarak ürün satmaya çalışırsa inandırıcılığını yitirir.
Markaların yaptığı en büyük yanlışlardan biri, pazarın tamamını ele geçirme hırsıyla kimliksizleşmektir. Bu durum literatürde sıklıkla rastlanan marka konumlandırma hataları arasında ilk sırada yer alır. Tüketici bir ürünü satın alırken sadece o ürünün fonksiyonel faydasını satın almaz; aynı zamanda o markanın temsil ettiği değerleri, yaşam tarzını ve statüyü de satın alır. Eğer bir marka herkese konuşuyorsa, hiç kimsenin "Benim markam" diyebileceği bir aidiyet duygusu yaratamaz. Kimliksiz bir marka, fiyat rekabetine mahkumdur ve sadık bir müşteri kitlesi oluşturamaz.
Pazarlamanın temel kuralı mesajınızın netliğidir. Mesajınızın net olabilmesi için ise kime konuştuğunuzu çok iyi bilmeniz gerekir. İdeal müşteri profilini, yani "Persona"nızı belirlemek pazarlama bütçenizi verimli kullanmanın ve dönüşüm oranlarını artırmanın tek yoludur. Burada devreye giren hedef kitle belirlemenin önemi, sadece demografik özelliklerle (yaş, cinsiyet, konum) sınırlı değildir. Asıl mesele müşterinin psikografik özelliklerini; yani korkularını, arzularını, hayallerini ve günlük problemlerini anlamaktır.
Bir ürünü "herkes" için tasarladığınızda ortalama bir ürün ortaya çıkarırsınız. Ancak "outdoor sporları seven, doğaya saygılı, hafta sonlarını kamp yaparak geçiren 25-35 yaş arası şehirli profesyoneller" için tasarladığınızda, o kitleye özel onların dilinden konuşan, onların ihtiyaçlarını tam olarak karşılayan bir marka yaratırsınız. Bu özelleştirme markanızı bir "tercih" olmaktan çıkarıp bir "ihtiyaç" haline getirir. Hedef kitleyi daraltmak, pazarınızı küçültmek gibi görünse de aslında pazarın o dilimindeki hakimiyetinizi ve otoritenizi artırır.
Geniş kitlelere hitap etmeye çalışmanın en somut zararı pazarlama bütçelerinin eriyip gitmesidir. "Herkes"e ulaşmaya çalışmak okyanusa bir damla boya damlatıp suyun renginin değişmesini beklemek gibidir. Etki alanınız o kadar genişler ki mesajınızın yoğunluğu ve etkisi kaybolur. Oysa odaklanmış bir strateji, lazer ışını gibidir; dar bir alana, yüksek enerjiyle ve keskin bir şekilde nüfuz eder.
İşletmelerde görülen odaklanma eksikliği ve satış grafikleri arasındaki korelasyon her zaman pozitiftir. Yani ne kadar az odaklanırsanız, satış kapatma oranınız o kadar düşer. Çünkü genel bir mesaj kimseyi harekete geçirecek kadar güçlü bir duygu uyandırmaz. "Kaliteli ayakkabılar satıyoruz" cümlesi kimseyi heyecanlandırmazken; "Maraton koşucularının diz sağlığını koruyan ultra hafif ve darbe emici ayakkabılar satıyoruz" cümlesi ilgili kitlede hemen bir satın alma arzusu yaratır. Odaklanmak markanın mesajını sivriltir ve gürültüden sıyrılmasını sağlar. Satış, ikna işidir ve ikna karşınızdaki kişinin sorununu tam kalbinden vurduğunuzda gerçekleşir. Genel geçer vaatler ise asla hedefi on ikiden vuramaz.
Rekabetin kıyasıya yaşandığı büyük okyanuslarda boğulmak yerine henüz keşfedilmemiş veya yeterince hizmet alamayan küçük koylara yelken açmak akıllı girişimcilerin tercihidir. Büyük markaların hantal yapıları nedeniyle giremediği, özel ilgi ve uzmanlık gerektiren alanlara odaklanmak niş pazarlama stratejisi olarak adlandırılır. Niş pazarlama küçük bir göletteki büyük balık olmayı seçmektir.
Niş bir pazarda faaliyet göstermek markanıza "uzman" statüsü kazandırır. Örneğin, genel bir diş hekimi olmak yerine, sadece "diş hekimi fobisi olan çocuklar" üzerine uzmanlaşmış bir klinik açmak sizi o alanda rakipsiz kılar. Ebeveynler çocukları için genel bir dişçiye gitmek yerine kilometrelerce yol gidip sizin kliniğinizi tercih ederler. Niş pazarlarda müşteriler fiyata daha az duyarlıdır çünkü aradıkları özel çözümü başka yerde bulamayacaklarını bilirler. Bu strateji markanın kulaktan kulağa yayılmasını hızlandırır. Çünkü insanlar spesifik sorunlarını çözen uzmanları birbirlerine tavsiye etmeye bayılırlar.
"Herkes" için olmayan markaların en büyük gücü, karakter sahibi olmalarıdır. Bir duruşu bir felsefesi ve hatta kimi zaman "bizim ürünümüz size göre değil" diyebilecek cesareti olan markalar, sadık taraftarlar yaratır. Apple, yıllarca "PC" kullanıcılarını karşısına alıp "Mac" kullanıcılarını "yaratıcı ve farklı düşünenler" olarak konumlandırdı. Harley Davidson, motosiklet satmaz; bir yaşam tarzı ve özgürlük manifestosu satar. Bu markalar kim olduklarını bildikleri kadar kim olmadıklarını da çok iyi bilirler.
Bu noktada uygulanacak marka farklılaşma stratejileri ürünün teknik özelliklerinden çok, duygusal bağa ve hikayeye odaklanmalıdır. Farklılaşmak sadece daha iyi olmak demek değildir; "başka" olmaktır. Rakiplerinizden ayrışmak için ürününüzü hizmetinizi veya iletişim dilinizi, hedef kitlenizin dünyasına tam uyum sağlayacak şekilde modifiye etmelisiniz. Müşterilerinize "Biz herkes için değiliz, biz sizin gibiler içiniz" mesajını verdiğinizde o kitle markanızı sahiplenir ve markanızın gönüllü elçisi olur.
Başarılı marka yaratmanın yolu herkesi kucaklamaktan değil bazılarını dışarıda bırakmaktan geçer. Bir şeyi herkese satmaya çalışmak aslında o ürünün hiçbir özel değer taşımadığını itiraf etmektir. "Herkese hitap eden" markalar ortalamanın tuzağına düşerken; cesurca sınırlarını çizen kime hizmet ettiğini bilen ve niş alanlara odaklanan markalar, pazarda derinlemesine kök salar ve büyür. Pazarın %100'üne sahip olup silik bir iz bırakmaktansa %1'ine sahip olup o kitlenin vazgeçilmezi olmak ticari açıdan çok daha karlı ve sürdürülebilirdir. Bu anlayışı e-ticaret operasyonlarınız için de bizatihi uygulayabilirsiniz. Genelde e-ticaret kategorilerinde çok fazla ürünün daha fazla alıcıya ulaşacağına dair anlayış hakim olsa da aslında günümüzde e-ticarette rekabet etmek çok zordur. Bu yüzden en azından örneğin kuruluş aşamasında belirli kategoriler benimseyerek, tabiri caizse niş alanlarda satışa odaklanmanız daha doğru müşteri kitlesine ulaşmanız açısından önemli yararlar sunacaktır. Bunun yanında sektörde adınızı duyurup markalaşma yolunda da adımlar atmanız için katkı sağlayacaktır.